25 Mayıs 2009 Pazartesi

"SOYTARI”NIN -E HALİ

Boyutsuz ve ayrıntısız duvarların arasında ortaya çıkan ani bir ışık demeti. Müzisyenler odanın havasını buğuluyor, kokular ağır gece havasına asılıyorlar. Önünüzden, eskiden kalma yine de eskimemiş kostümleriyle insanlar geçiyor.

Bir an için her şey çok tanıdık geliyor. Buraya gelirken, tiyatroya gelirken, her şeyin içinizde bir yerde tanıdık olması fikrini kabul ettiniz. Adı konmamış bir antlaşmadır bu. Bir an için daha önce de burada olduğunuzu hissediyorsunuz, bu anı yaşamış olduğunuzu.

Oysa mümkün değil. Bu duygu kendinizi ortaçağdan kalma bir oyun karakteri gibi hissetmenize yol açıyor: Oyun başlamak üzere, kendi büyüsünü yaratmış...

Orada, tam karşınızda bir dünya var. Hatırlayın, bu kulağınıza çalınan ses eski bir rast makamıdır. Belli, metafora boğulmuş bir yüz haline geliyorsunuz. Cebinizde son birkaç milyon, girişte yarısı sizden alınmış bir tiyatro bileti ve karşınızda dinlemeniz beklenen bir çift söz var.

Şöyle bir bakıyorsunuz çevrenize. İnsanlar koltuklarına yayılmış sahnenin hareketlenmesini bekliyorlar. Sahneden bekledikleri kendilerini şaşırtması: Ne zaman, nerede kim bilir ne olacak? Bir anlık bilinç sürçmesi mi bu beklenen yoksa tarih ve talih kendini hatırlatsın diye midir bu duruş, emin değilsiniz, fark etmiyor aslında. Yavaş yavaş gerçekliğin sizde bıraktığı iz yok oluyor. Siz de kendinizi koltuğa bırakıyorsunuz çevrenizdekileri bir tarafa bırakıp. İzlemeye devam...

Karşınızdaki oyunun gerçekliği, herkesi ters köşeye yatıran sahte bir düşeş olacak aslında. Büyük kandırmacalar, küçük kandırmacalar, kandıramamalar... Hali hazırda gerçeklerin ortaya çıkacağı anı bekleyeceksiniz. Oysa her şey bu kadar basit değil aslında; eğer ki bir oyunu oyun yapan sevgililerin buluşması, mutlu sona ermesi ve bu arada sizi güldürmesi sanıyorsanız eksik bir tatminle ayrılacaksınız salondan: Bunu zaten biliyorsunuz, oyunun nasıl biteceğini, katilin uşak olmadığını. İyi ama izlediğiniz, izlemeye geldiğiniz aslında ne öyleyse?

Olmadıkları birileriymiş gibi yapan, olmadıkları birileriymiş gibi yaptıklarını bilen ve sizin de bildiğinizden şüphesi olmayan bu insanların yarattığı sahteliğin ve sizinle aralarındaki gizli antlaşmanın büyüsü nereden geliyor? Gerçekliğinden demek, bir paradoksu ortaya koymak mıdır –aslında hayır.

Tiyatro gerçek olanın yasası altında duruyor ve aynı zamanda bu yasanın çiğnenmesine imkan tanıyor. Bir taraftan bağımsız ve olumlayıcı bir üretici güç, diğer taraftan bağımlı olumlu, düşünsel ve duygusal bir işlevi yerine getiriyor. Başka bir deyişle size kendi gerçekliğiyle kendi gerçekliğinize bir kapı açıyor.

Evet, o sahnedeki herkes sahtekar, herkes soytarı. Bir inandırma hali değil bu aslında. İnanacak olsanız, bir hikaye misali, uzakta birisinin yaralı sözleri ve buğulu gözleriyle bekleyişi karşısında tarifsiz bir şaşkınlığın eşiğinde, gelip size bir sır verir gibi fısıldaması: Gerçek diye bir şey yoktur. Şimdi diye bir yer yoktur. Onların soytarılığı sizin soytarılığınız, onların maskeleri sizin maskeleriniz oluyor gerçekliklerini paylaştığınız anda.



Soytarıyı ve soytarılığı yaratan zamanın ve mekânın koordinatları oluyor. Sizde bu koordinatları paylaşarak bu sıfattan pay alıyorsunuz. Aslında kendinize gülüyorsunuz. Aslında hem oyunun bir parçası hem de dışındasınız nasıl ki bir oyundaki soytarı oyunun hem içinde hem de farkındalığıyla dışındaysa, siz de kurallarını kabul ettiğiniz bu komedi için kendi özne olma halinizden feragat ediyorsunuz yine kendi öykünmeleriniz içerisinde. Gerçekte de olan bundan çok farklı olmadığından aslında bir kırılma yaşıyorsunuz. Soytarının ağlaması sizin gülüşünüz demek olabiliyor ve insanların soytarılıkları onlara ne kadar acı verirse, feragatiniz o kadar güçlü oluyor ve bu kopuş kahkahanızı getiriyor size.

Nietzsche insanı tanımlarken şöyle söyler: “İnsan yalan söylemesini bilen hayvandır. İnsan kendine dahi yalan söylemesini becerebilen hayvandır.” İşte soytarılık burada başlıyor ama tiyatro zaten yalan söylediğini kabul ettiğinden olsa gerek bir üstünlük sağlıyor olağan durum karşısında. Gerçekle soytarılık örtüşüyor, tam da bu nedenle siz dahil herkes aynı komedinin parçası oluyor. Bir an geliyor ağlıyor bir an geliyor gülüyorsunuz.

O anı ve o duyguyu tanımlamaya çalışmak, anlatmayı becerebilmek için okuma yazmayı yeniden öğrenmek gerekiyor belki de. Bir anın suretinde bütün bilinciniz kanıyor. O tenhalıklarda kanamak, efsaneler gibi yavaş, uzak ve neredeyse unutmak kadar acısız olup, hayatın kimi seyrek anlarında dalan gözlere, çıkarılamayan lakin tanıdık gelen yüzlere, nedensiz gibi görünen sevinç ve hüzün kıpırtılarına vurmuş belli belirsiz bir kızıllığa dönüşüyor.

Bu nedenle tiyatroya geldiniz. Bu nedenle bu gözü kapalı antlaşmayı kabul ettiniz. Bu yanılsamayı gerçek kabul ettiniz. İki saat ve bir an sürdü. Çok sürdü, çok kısa geldi... Çok uzun yaşadınız. Çıktığınızda her şeyi bıraktığınız gibi bulacağınızı biliyorsunuz, nesnelerin kalıcılığı ve sizin geçiciliğinizin biraz daha farkında olarak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder